|
||||||||||||||||||||||||||
Çocuklar... Çocuklara yarınlarımız demeyin...
Ya…Ya… Beni içine alan küre;
Ya Çok Geç Ya Çok Erken Ya çok geç kaldık ya çok erken...
-sizlik eLimsizLik
... Eskimiş yüzünün tek resmiydi elimde kalan çizgilerin.
Y... Ve konuşmayla insanı var etti Tanrı...
Dostlarım Engin ve Yusuf'a.. Dünü düşünmek dünü,
Yeni Yıl... Yeni yıla girmek ya da girmemek! İşte bütün mesele bu...
Tanım Dünya: (bkz.parça) i : 1- Kimi zaman çok sevdiğin insanları alan ve başından geçenlere rağmen çok sevdiğin bir parça….
Kızma Sakın... Güneş penceremden içeri girerek (bu şiirim için :-Yazılarının arasında ışıltılı bir iklim havası veriyor diyen sevgili'hocam... teşekkürler...)
Gel-GİT Gittin.
E Yeter... Bir çocuk seversin, ağlar
Kal-Kol İlişkisi Tozlanmış bir masada
Dönüş Ve sen anlamadın yine beni…
Gün Döndü
Gez-Göz-Arpacık Ne duruyorsun… Yok... Giderken içimi ılıttım yine
Mucize Uvercinkada... Dün akşam seninle kıştık.
Başka Yalnızlık Yaşanmış çok şey bıraktık geride…
(bu yazım yayımlandıktan sonra kendimi edebiyatçı gibi hissettim. Üstadımın söylediğine göre derin imgeler oluşturmuşum...)
Çocukluk... Bana çocuk ol dedi
KAL... Yokluğunun canpazarındayım.
AK DENİZ... Dün akdenizle kokuştum
İki Defa Yaşamak… İki defa baş ağrısı çekmek, baş ağrısı çektiğin anlarda başını koyabileceğin bir omuz bulabilmek…
Bir Varmış Hiç Yokmuş Bu gün elindeki Türk sigarasını biraz daha fazla içine çekti… Eskilerden laf açıldı. O an için, Anladım ki her zaman olmasa da çok zaman bir varmış hiç yokmuş…
Ya…Ya… Beni içine alan küre;
Fıstıklı YürüyüşYersiz kalan bir adamdım.
Sessizlik…Yeni başlayan güne pencereden dokunmaktır sessizlik,
Edebiyat Ve Toplum Söyleşisine Başlamak... (Sözlerine hayatım kadar değer verdiğim Enver Aysever'e) Edebiyat ve Toplum adlı söyleşiyi Sevgili Enver Aysever'in de uzun süren çalışmaları sonrasında 20 Mayıs 2006 Salı günü İÜ Kongre ve Kültür Merkezi'nde gerçekleştirdik. Gerçekleşen dakikaya kadar bazı kısa notlar şöyle yansıdı... Otel Faciası ..... Edebiyat ve Toplum Söyleşisi için ilk olarak 18:30 da MAŞTİ'den Erendiz ATASÜ Hanım'ı alacaktık. Her şey kötü başlamıştı aslında. Erendiz Hanım'ı almak için MAŞTİ'ye girdiğimizde İstanbul'dan bir telefon.Sevgili Enver Aysever... -Ersin; Öner CİRAVOĞLU'nun koltuğu görünmemekte. -Ben yer ayırttım hocam... Olur mu hiç öyle şey....Biraz müsade edin acentayı arayayım... Tabi hemen bir telefon uçak acentasına. -Kardeşim ben Enver Aysever, Feridun Andaç ve Öner Ciravoğlu için yer ayırtmadım mı? -Ayırttınız Hocam.. -Eeee.. İstanbul-Yeşilköy'de yok öyle bir isim... Adam tüccar ya.... Hemen probleme çözüm üretiyor. Verdiği çözüm örneği... -Hocam o beyefendiyi sabah uçağına alsak olmaz mı? İçimden geçen en küçük küfür bile adamın son 6 aylık yaşantısını içermekte.... -Kardeşim yarın program var. Kargo mu bu... Diyorum ama beynimdeki sinir katsayıları yaklaşık olarak bile hesaplanamaz nitelikte... Her neyse bir uçuş numarası alıyorum. Zor bela... Ama bu sefer sevgili Öner Bey'in adını ve soyadını söylemek için yaklaşık 100 kontör harcıyorum. -Hocam isim neydi? -Öner CİRAVOĞLU.... -Ömer Siyahoğlu? -Yok kardeşim yok. Ömer değil... Öner... Önermek eylemi var ya... O işte.. Kendinden emin ama aylak bir ses: --Haaa.Önder... -Kardeşim yok Önder Değil. Özlem'in ö sü, Niğde'nin n si, Edeirne'nin e si, Rize'nin r si... Tekrar kodladı ve isimde nihayet anlaştık... Ama asıl sorun soyisimde.... -Hocam soyisim neydi? Buyrun efendim zurnanın "ZIRT" dediği yer burası olsa gerek... EA: Ciravoğlu? Şirketteki Aylak Ses: Ciranoğlu, EA: Yok kardeşim Ciravoğlu ŞAS: Haa. Tamam hocam. Kirazoğlu EA: Kardeşim ne kirazı... Cirav Cirav. Ciravoğlu.... Ve kodlama başlar... Neyse Öner Bey'in soyismini verene dek ben de ruhumu teslim edecektim ama nihayet anlaştık ve oldu. İstanbul'a verdiğim uçuş numaralarından sonra Sevgili Enver Aysever'in telefonu kapandı. Ve ben derin bir oh çekecekken maştideki hoperlor sesi ve yine o LÜTFEN DİKKKAAAATT diyen adam....... Beydağı'nın Ankara'dan gelen arabası ve Erendiz Atasü aramızda... Yorgun olduğu her halinden belli. Fakat belli etmiyor. İsmi lazım değil bir otelle anlaştık. Erendiz Hanım'ı lobiye aldık. Ama gelen haber şu... Akşam Yaşarı'ın konseri varmışmış... Yaşar'ın davulcuları tek kişilik oda olmazsa çıkmazmış.... Bak Allah'ın davulcusuna. Tabi başıboş o kadar kızımız var ki davulcuların fiyakası yerinde.....Kimi bıraksan davulcunun yanında... Bize bir otel ayarladıklarını söylediler fakat gidilecek otelin nasıl olduğunu ben biliyorum(!). Erendiz Hanım'ı da alıp gidiyoruz YS oteli'ne. Erendiz Hanım'ın verdiği tek cevap: REZALET.... Ve yine benim olmayan bir hatayı ben içime sindirmeye çalışırken, yine bu oteli ayarlayan kişiye ettiğim en küçük küfür yine onun son 6 aylık yaşamını içermekte.... Erendiz Hanım'ı sessiz bir odaya almaya çalışıyoruz. Oda sessiz olsun diye arka taraftan istiyoruz.Camı bir açıyorum.... Karşımda eşsiz bir beton manzarası. Kırık dökük sıvalar ve el uzatınca karşına gelebilecek Frenkestain suratlı insanlar: içimden geçen tek ses.... Aman Tanrııııııııııımmmmmm..... Erendiz Hanım'a havaalanına gidiyoruz diyeceğim ama diyemiyorum. Bir an bir boşluk bulup: -Aaaa saatte gelmiş. Enver Hocalar gelecekti.... Hemen gitmemiz gerek diyip ayrılıyorum ve oteli ayarlayan kişiyi arıyorum... Cevap: - Hocam, odalarına meyve bile koydurttuk.... -Greyfurt suratlı adam seni. Meyve koydurttun da odaları sanki altın kaplamamı oldu. Ha... -Tamam hocam. BO'e geçerler. -Ha şöyle.. SUİT ayarlayın .. Tamam mı? Diyip telefonu öyle bir kapatıyorum ki.....sormayın. Neyse hava alanındayız. Enver Hocalar 1 saatte İstanbul'dan Malatya'ya geliyorlar biz 1,5 saatte zar zor havaalanına gidiyoruz. 5 dk. lık bir bekleyişten sonra aylardır beklediğim isim/isimler karşımda... Onlara layık olamayacak bir iki demet çiçekle karşıladığımzda: -Bizi devlet büyükleri gibi karşılıyosunuz ha... dediler... Oysa ki şu anda hangi devlet büyüğü bir tek gülü bile hakediyor? diyorum içimden fakat........... ...................................................... Zevkli bir yolculuk, Türkiye'ni geleceği, hoş bir sohbet ve Enver Aysever'in halen okuyamadığım kitabı...Muhteşem bir söyleşi... Ve ABC kitapevi'nin unutulmaz kitap siparişi... Ve uğurlama anı... Eksikler o kadar olmuş ki...Farkında değilim. Benim yaptığım ya da benimle alakası olan bir eksiklik olsa içime sindirip susacağım. Ama başkalarının yaptığı her şeyi içime sindirmek de o kadar kolay olmuyor tabi..... Enver Hocaları uğurladık.... Ve hayatımda son zamanlarda çok fazla yer edinen bir cümle daha... Siz gittiniz...Her şey yarıda kadı... Ve... Bir an bin parça....
Mor Moru seversin…
ol-mak Dün bir kayık gördüm.
Sonuç... Tüm derslere hakim olan bir dünya
Sanat Hakkında Çok sözler söylenir, çok yazılar yazılır bu kelime hakkında. Bazen de insanı öyle bir hale getirir ki ; - Bu nedir yahu? diye sorduğunuz/sorguladığınız ve tekrar tekrar söyleyerek ne olduğunu anlamaya çalıştığınız bir kelime oluverir aslında. İsterseniz ünlü düşünürler neler söylemiş bu konu hakkında bir göz atalım… Marks'a göre; yaratıcı eylem, insanın ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir aşamasıdır. Bu, toplumsal bir karakter taşır. Sanat, yaşamı insanileştiren bir olgudur. Araştırıcı, yaratıcı, çok yönlü tümel insana ulaşma çabası içinde sanatlar gelişebilir. Hegel’e göre; Sanat, insan aklının ürünüdür. Kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmalıdır. Sanattaki güzellik doğadaki güzellikten üstündür. B. Croce’ a sanat, sezginin ve anlatımın birliğidir. Bireysel ve teorik bir etkinliktir. Doğa, sanatçının yorumu ile güzel olabilir. Tanımları dikkatlice okuyup irdelersek eğer, hemen her tanımda bir etkileşim ve yaratıcılık olduğunu görürüz. Demek ki etkileşim ve yaratıcılık olmadan sanatın gerçekleşmesinin mümkün olamayacağı görünmekte. Çünkü insanoğlu var olduğundan bu yana düşünmekte ve düşündüğünü bir şekilde gösterme arzusu içerisinde. Bir düşünün… İnsanoğlu nerden nereye geldi. Şu anda öyle teknolojik gelişmeler kat edildi ki bir düğmeye basarak binlerce insanın canına kıyabilirsiniz. Ve dolayısıyla şiddet, korku, heyecan vs… bu da işin bir başka boyutu. Bir de endüstri, sağlık, politika alanındaki gelişmeler insanoğlunu rahatlattığı kadar bir o kadar da huzursuzlaştırdı. İşte insanlar bunların yanında kendi etkileşimlerini ve kendi yarattıklarını insanların huzurunu bozmayacak bir şekilde sanat yoluyla yine insana sundu ve yeni etkileşimler yeni yaratımlar meydana geldi. Sosyal ve psikolojik olarak meydana gelen sorunlar bu şekilde mercek altına alındı. Evrensel düşünce ile özgür eleştiriler yapıldı. İnsanlar yoğun seviyede paylaşıma ve tartışmaya başladı. Ancak günümüzde sanat kelimesinin yanlış kullanımı söz konusu bence. Bir işi çok iyi ve güzel mi yapıyorsunuz? Tamam o zaman. Merak etmeyin sanatçısınız. Size sormak isterim bu şekilde bir sanatçılığı kabul edebilir misiniz? Popüler kültürün ve medyanın sanatçı diye hitap ettiği bazı kişiler gerçekten sanatçı mı? Düşünmek lazım… Ya da sanatçı kelimesini belli kalıplara mı oturtmak lazım? Bu şekilde sınırlandırma getirmek de herhalde haddime değil. Neyse… Bu konu hakkında kitap yazılabilir aslında. Ama bu kadarla yetinmek daha iyi diye düşünüyorum. Bir Sanatçı Hocamın da dediği gibi:“Az her zaman çoktur…”
İşte tüm bu karmaşık yapıların, eylemlerin, sözlerin içinde kendime göre sanat nedir diye düşünüyorum. Ve aklıma ilk olarak şu konular geliyor. Demek ki etkileşim olacak, yaratıcılık olacak, sezgiler olacak, araştırıcılık olacak, çok yönlü olacak… Bunlar ilk olarak aklıma düşenler. Ve kendimce şöyle bir tanım yapıyorum: “Etkileşim ve değişim içinde bulunan insanın, zekâsı ile birlikte yeni düşüncelerini ortaya koyması ve bunları, kararlı ve tutarlı bir şekilde somut hale getirmesidir.” Dilim döndüğünce çok geniş bir konuyu kısaca anlatmaya ve tanıtmamaya çalıştım. Eksiklerimiz veya hatamız olabilir bu yazımızda. Dilimiz sürçmüş ise affedin…
Edebiyat ve Toplum Üzerine Söyleşi'den Aklımda Kalanlar
TİYATRODA MİZAH ANLAYIŞI
SHAKESPEARE HAKKINDA Kimimiz ismini duymuşuzdur, kimimiz okumadık kitabını bırakmamışızdır, kimimiz, oyunlarından beyaz perdeye dökülen unutulmaz kareleri hayat sahnesinde paylaşmışızdır. Çoğu zaman Türk gençlerine bu dahi insandan dolayı kızmışlardır. “Shakspeare gibi ecnebi bir yazarı tanıyorsunuz da bizim Türk yazarlarımızı tanımıyorsunuz, yazdıklarını bile okumuyorsunuz” diye. Oysa ki Türk Gençleri, yüzyıllar geçse de ne Türk yazarları unuttu, ne de Shakspeare gibi bir dahiyi. Dahi deyince kızacak gibi olanlarınız vardır. Oysa Shakespeare, BBC'nin yaptığı “bin yılın dahileri” oylamasında, Winston Churchill, Isaac Newton gibi dahileri geride bıraktı. Bizde yukarıda bahsettiğim kısır döngüler meydana gelip; aydınlar birbirleri ile çatışırken başka ülkelerin çok yüksek tirajlı gazeteleri Shakespeare için “Sorusu olan var mı?” gibi çok iddialı başlıklar atabiliyorlar. Ve tartışma konusu yaratılmıyor. Çünkü anketten de anlaşılacağı gibi gerçek ortada. Ve bu gerçeği bir tesadüf yaratmamakta. Bu başarı ve gerçekçiliğin arkasında yatan bazı sebepler vardır. Öyle ki, Shakespeare’in eserlerini okurken genel anlamda bir evrensellik göze çarpmakta. Tüm insanların kendi benliğinde yatan bazı gerçekçi sorunlardan da devamlı olarak her eserinde bahsetmesi ayrı bir konu. Bayağı kıskançlıklar ve çekişmelerin anlatılması, tutkunun, mantığın ve aklın önüne geçmesi gibi konular yazarın tüm eserlerinde ince ince işlenmiş. İşte tüm bunlar eskimeyecek, yıpratılamayacak ve üzerine bahaneler bulunamayacak konular. Bu yüzden de Shakespeare günümüzde de unutulmamıştır ve yerini korumaktadır. Kesin sayısı bilinmemekle birlikte 38 adet temel eseri olan yazar her türde eser vermiş. Komedi, trajedi, tarih gibi konularda pekçe eser yazmış ve halen tazeliğini sürdürmekte. Oysa ki bizim güncel diye tabir ettiğimiz konular, yakın zamanda yaşanmış veya o günlerde meydana gelmiş olaylardan ibaret kalmakta. Bana göre bu tip olaylardan yazılmış hikayeler, romanlar, tiyatro eselerleri, güncel olayları değil, gündemi anlatmakta. İşte Shakespeare, eserlerinde bu özellikleri öyle iyi düşünmüş ve geleceğe de öyle iyi ışık tutmuş ki; eserlerinin her birinde yukarıda da bahsettiğim konuları tek tek ve unutulmayacak bir üslupla işlemiş. Bu özellikleri de O’nu unutulmaz bir yazar ve dahi kılmış. Bu kadar bahsettiğimiz yazarın eserlerinden bazılarını okumak isteyenler varsa onlara ilk olarak şunları tavsiye ederim. Göreceksiniz ki o dönemde yazılan olayların hepsi bu gün de meydana gelebilir nitelikte ve güncel olarak nitelendirilebilecek bir durumda. Okuyunca benim anlattıklarıma hak verirsiniz diye düşünüyorum. Shakespeare'in eserleri (oyunları) arasında en çok sahnelenen “Romeo ile Juliet”tir. İtalya'nın Verona kentinde yaşayan birbirlerine düşman iki aile (Monteque ve Coupulet) çocukları olan Romeo ile Juliet'in, aileleri arasındaki nefret yüzünden son bulan aşkları anlatılır. Beyaz perdeye de yansımıştır. “Bir Yaz Gecesi Rüyası” adlı oyun bir büyü ve yanlışlıklar komedisidir. Atina tarafında bir yerde yollarını şaşıran dört sevgilinin, Oberon ile hizmetkarının büyüsüne kapılmasıyla başlar. Kentten gelen işçilerin olaylara girmesiyle yanlış anlaşılmalarla gelişir ve bir komediye karışır. Okuyunca sonunun gelmesini merakla bekleyeceksiniz. “Venedik Taciri” komedi olmasına karşın çok ciddi konular içerir ve mesajlar verir. Oyundaki kötü adam tefeci Shylock, borç aldığı parayı ödeyemeyen tüccar Antonio'dan, kendi vücudundan kesilecek yarım kilogram et ister. Shylock o kadar aç gözlüdür ki bu iş için bıçağını biler. Fakat zeki ve genç avukat, Antonio’yu kurtarır. “Kral Lear” ise, Shakespeare oyunlarının en ürkütücüsü, en korkuncu ama en önemli eserlerinden biridir. Okuduğunuzda bir kral bu kadar üzülebilir mi acaba diye çok düşüneceksiniz.
Türk Edebiyatının bu zengin kişiliğini nasıl anlatacağım bilmiyorum aslında. Kurtuluş savaşının bir aynası olarak gördüğüm Sayın Adıvar aynı zamanda aydınlığın da simgesidir. İstanbul’da doğan yazarın doğum tarihi kaynaklara göre de çelişmekte ama çoğu kaynaklar 1884 olarak belirtmekte. Babasının isteği, O’nun İngiliz kültürüyle yetişmesini sağlamaktı ve O’nun öğrenim hayatını da buna göre belirledi. Üsküdar Amerikan Kız Koleji’ne yazdırdı. Burada Doğu Edebiyatının mistik kokusunu iyice öğrendi ve inceledi. Ve yine Rıza Tevfik’ten Fransızca dersleri aldı. Amerikan Kız Koleji’ni 1901’de bitirdikten sonra gazetelerde yazmaya başladı. O dönemde pek yazılıp konuşulmayan konularda yazınca ve bu konulardan biri de “kadın hakları” olunca gericilerin tepkisini çekti ve 31 Mart Ayaklanması’yla ülkesini terk etmek (kaçmak) zorunda kaldı. Mısır’a kaçtı. 1909’da ülkeye tekrar dönmesiyle birlikte öğretmenlik ve müfettişlik yapmaya karar verdi. Balkan Savaşı yıllarına rastlayan o dönemlerde hemşirelik yaptı. Bu görevi ile İstanbul’u gezme ve tanıma fırsatı oldu. 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda yaptığı “İzmir’in İşgali” konulu konuşmasıyla dikkatleri çok çeken Halide Edip; Anadolu’nun Kurtuluş Savaşı Sırasındaki buhranlı günlerinde İstanbul’dan kaçarak cepheye/cephelere gitti. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrıldı. 1939'a kadar dış ülkelerde yaşadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika'ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan'a çağrıldı. 1939'da İstanbul'a dönen Adıvar 1940'ta İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950'de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954'te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964'te ölmüştür.
Kısa hayat hikâyesi böyle unutulmayan/unutulmayacak yazarımızın. Hayatıyla olduğu gibi eserleriyle de Türk Edebiyatına damgasını vurmuştur Halide Edip. Eserleri hakkında kısa bilgiler vereyim isterseniz. Genel olarak bir değerlendirme yapacak olursak Halide Edip’in eserlerinde genel bir kadın imgesi göze çarpar. Geleneksellikten kurtardığı Türk kadını, Halide Edip’in eserlerinde yeni bir boyut kazanmıştır. (Çünkü bu imge –kadın- toplumda birbirine karşıt olarak algılanan değerleri uzlaştırdığı için önemliydi.) Osmanlı’nın tutucu yapısı ve İslam’ın getirdikleriyle basit bir şekilde yetişmiş cahil kadın tipi o dönem eserlerinde kemikleşmiş ve topluma yerleşmiştir. Bir diğer kadın tipi ise Batılılaşmış, köklerinden kopmuş, kendini ve değerlerini yitirip şaşırmış kadın tipidir. İşte Halide Edip hem Batılılaşmış, hem namuslu, hem değerlerini yitirmemiş, hem de işlerinde ve hayatında titiz bir kadın tipini ortaya koymuş ve kadın imgesine yeni bir boyut getirmiştir.
Seviye Talip (1910), Handan (1912) ve Son Eseri (1913) Halide Edip’in ilk romanlarıdır ve aşk öyküleri anlatan yapıtlardır. Eserlerinde kahramanlarını yakıp kavuran bir sevgiyi/aşkı anlatmak için karakterlerinin iç dünyasına yönelir ve sevginin bir tutsaklığa dönüşmesini sağlar. H.Edip’in asıl amacı kadın kahramanların kişiliklerini erkeklerin gözüyle değerlendirmektir. Bundan dolayıdır ki romanlarının anlatıcısı olarak bu kadınlara âşık erkekleri seçer ve yoğun geçen bir aşk öyküsünü onların (kahramanların) anı defterlerinden ya da mektuplarından anlatır. Erkek (bazen kadın) evli olduğu için, kaçınılması olanaksız bir iç çatışma yaşar. Ve genellikle eserlerin sonunda ölümler vardır. Adıvar'ın, biraz kendi olduğunu iddia edilen bu kadın kahramanları, yazarın o dönemde ideal saydığı Türk kadınını temsil ederler. Eserlerindeki kahramanlar/karakterler her şeyden önce güçlü kişilikleri olan, haklarını savunan, Batı terbiyesi almış, ama Batılılaşmayı giyim kuşamda aramayan, yaptığı işlerde ve fikirlerinde Batıyı yaşayan, resim ya da müzik gibi bir sanat alanında yetenek sahibi, yabancı dil bilir, kültürlü ve çekici kadınlardır. Adıvar çeşitli alanlarda etkinlik göstermiş, siyasal ve toplumsal konularda da hem Türkçe, hem İngilizce kitaplar yazmış, İngilizceden Türkçeye çeviriler yapmıştır. Zamanının dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. Yapıtlarından kimileri İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiştir. YAPITLAR: Heyula, 1909; Raik'in Annesi, 1909; Seviye Talip, 1910; Handan, 1912; Yeni Turan, 1912; Son Eseri, 1913; Mev'ud Hüküm, 1918; Ateşten Gömlek, 1923; Vurun Kahpeye, 1923; Kalb Ağrısı, 1924; Zeyno'nun Oğlu, 1928; Sinekli Bakkal, 1936; Yolpalas Cinayeti, 1937; Tatarcık, 1939; Sonsuz Panayır, 1946; Döner Ayna, 1954; Akile Hanım Sokağı, 1958; Kerim Ustanın Oğlu, 1958; Sevda Sokağı Komedyası, 1959; Çaresaz, 1961; Hayat Parçaları, 1963; Öykü: Harap Mabetler, 1911; Dağa Çıkan Kurt, 1922; Kubbede Kalan Hoş Seda, (ö.s) 1974; Oyun: Kenan Çobanları, 1916; Maske ve Ruh, 1945; Anı: Türkün Ateşle İmtihanı, 1962; Mor Salkımlı Ev, 1963; Diğer Yapıtlar: Talim ve Terbiye, 1911; Turkey Faces West, 1930; Conflict of East and West in Turkey, 1935; Inside India, 1937; Türkiye'de Şark-Garp ve Amerikan Tesisleri, 1955; İngiliz Edebiyat Tarihi, 3 cilt, 1940-1949; Doktor Abdülhak Adnan Adıvar, 1956. Kaynaklar: Yeni Türk Edebiyatı–3 Ders Notları- Prof. Dr. Songül TAŞ-( İÜ Eğitim Fakültesi-Türkçe Eğitimi Bölümü) http://www.kultur.gov.tr
|
||||||||||||||||||||||||||