Çocuklar...

Çocuklara yarınlarımız demeyin...
Siz de çocuktunuz...
Alın size bugünlerimiz...
Mutlu musunuz çocuklar?

 

Ya…Ya…

Beni içine alan küre;
Ya reddet beni ya idare.


Üstünde yaşadığım toprak;
Ya yeşert beni ya ele.


Seninle yaşadığım bu ataş;
Ya kül et beni ya paylaş.

 

 

Ya Çok Geç Ya Çok Erken

Ya çok geç kaldık ya çok erken...
Yaşanamamışlıklara yazdık suya düşen damlaları...
Ve yıllar sonra döndük geriye.
Arta kalan kırıntıları toplamaya...
Külller: Savrulmuş...
Sular: Kurumuş...
İçim: Bugün yine aynı....
Ve sen...
Bitmeyen üç noktalardaki sen
Gülüşünle yine aynı sen.

 

-sizlik

eLimsizLik
eLinsizLik
Ve şimdi
eLsizLik.
Zor iş.

 

...

Eskimiş yüzünün tek resmiydi elimde kalan çizgilerin.
Ve ağlak şekillerde kalmıştı gözüm.
Uzat elini.
Korkuluklardan geliyorum.
İstersen,
Git şimdi!..

 

Y...

Ve konuşmayla insanı var etti Tanrı...
Üç kere yüzümü sildim
Ve yukarı baktım
Taş duvarlar
Porsumuş hücreler
Lal diller
K(öksüz) ağaçlar
Altıgen yağmur damlaları
Gelmeyin artık üstüme
Yeter!..

 

Dostlarım Engin ve Yusuf'a..

Dünü düşünmek dünü,
Beynini tırmalayan tüm akıntılara karşı.
Nazım okuyarak Piraye’yi arardık o zaman
Puslu kalan tüm belleğimizde.
Attila Babayla üçüncü şahıslara küfretmekti tek zevkimiz.
Ve özlem
Ve çatışma
Ve beş parasızlık
Ve yeni çıkan sıcak simitler
Yeni dizilirdi tepsilere biz gittiğimizde.
Ve sabahlar.
Ve ikilemlerle,
Kavrulurduk ıssız Malatya Garında.
Kurtalan’dan gelecek trenlerde kalmıştı ümitlerimiz.
Ve sevgilerimiz giderken ağladığımız günlere gülümseyerek bakmak.
Sen olaydın dediklerimiz.
Yarım kalmış hayaller topluluğundayız şimdi
Yarım devam eden hayallerimizle.
Sıvalı duvarlara bakmaktı tek derdimiz
Nasıl düzelteceğimizi bilmeden.
Ve şimdi o kadar çok şey unuttuk ki
Neyi hatılayacağımızı bile şaşırdık.
Ve şimdi yeni hayatlarla birlikteyiz.
Ama eksik.
Kolsuz ve sessiz.
Kaç kişiydik o zaman öz kişi kaldık şimdi.
Demek.

 

Yeni Yıl...

Yeni yıla girmek ya da girmemek!

İşte bütün mesele bu...

 

Tanım

Dünya: (bkz.parça) i : 1- Kimi zaman çok sevdiğin insanları alan ve başından geçenlere rağmen çok sevdiğin bir parça….
2- Kimi zaman ise döl parçaları…

 

Kızma Sakın...

Güneş penceremden içeri girerek
Gecenin kasvetini getiriyor
Yeniden…
Bu yüzdendir
Gözümden hayallerin çekiliyor.
Dedim ya!
Gözümden hayallerin çekiliyor…
Kızma sakın…
Çünkü benim günüm seninle başlıyor
Ve seninle bitiyor…

(bu şiirim için :-Yazılarının arasında ışıltılı bir iklim havası veriyor diyen sevgili'hocam... teşekkürler...)

 

Gel-GİT

Gittin.
Suratım asık.
Yüzün eski.


Geldin.
Suratın asık.
Yüzüm eski.

 

E Yeter...

Bir çocuk seversin, ağlar
Bir genç seversin, korkar
Yaşında seversin, kaçar
Sonunda seversin, e yeter!

 

Kal-Kol İlişkisi

Tozlanmış bir masada
Bir fotoğraf
Ve kol düğmesi
Tozlanmış bir kalp
Ve kal düğmesi…

 

Dönüş

Ve sen anlamadın yine beni…
Ve ben şimdi yine gecenin ayazından
Anneme gidiyorum.
O’na diyeceğim ki
Ben bırakıyorum bu hayatı anne.
Ya götür beni burdan
Ya da;
Beni ÇOCUK yap anne…

 

Gün Döndü


Şafak vaktiydi uyanışımın öyküsü.
Öylesine bir gündü başlayan,
Bitmeyeceğini sandığım.
Şafak söktü,
Ay söndü.
Efkarlandım,
Çabuk geçti zaman
Vermedi zevkim bir an
Akşam oldu.
Güneş söndü.
Dün dündü.
Gün döndü.

 

Gez-Göz-Arpacık

Ne duruyorsun…
Dikkat!
Nişan al!
Ateş…
(…)
Mutlu musun şimdi?

Yok...

Giderken içimi ılıttım yine
Ama bu sefer iyice,
Ve geçiş noktalarımdan bir kere daha ket vurdum (geriye).
Sonu:
Gittin…
Sonuç:
Yok…

Sana yar diyorum… ki yaralarım kanıyor
Başucumuzda imkansız bir sevdanın sevaplarıyla…
Başımda uçuşan BENCİL kanatlarınla
SENCİL bir sensizliğe doğru gidiş başladı yine…
Sonu:
Gittin…
Sonuç:
Yok…
Ve ben bilirim ki;
İnsan en çok
Kendi hikâyesini anlatırken zorlanırmış
Ve en çok kendi hikâyesini dinlerken ağlarmış…

 

Mucize Uvercinkada...

Dün akşam seninle kıştık.
Sabah oldu kendimizle yarıştık.
Yazım ol dedim, küstün.
Kalemi kırdın, bakıştık.
Sonra bir Üvercinka okudum
Yanımda uyudun.
Bilmem ne düşündün ama,
Sabah oldu barıştık.

 

Başka Yalnızlık

Yaşanmış çok şey bıraktık geride…
Kimimiz 20’sinde kimimiz 50’sinde…
Yarım kalmışlıklar, tamamlayamadıklarımız ve yalnızlıklarımızla,
Yaşadıklarımıza selam verdiğimiz anlar oldu,
Yazılmamış bir gazete veya kitap diyelim…
Verdiler bize ve karalamaya başladık.
Her yazılan ya da kirlenen sayfayı birer birer çevirdik.
Kimi zaman biteceğini düşünmeden.
Hayatın içinde pek çok karmaşa yaşadık. Kavramlar verdiler, onları ezberledik.
Bilmediğimiz bir doğumla geldiğimiz dünya ve yetilerimizle başladık hayata…
Nereye gideceğimizi bilmediğimiz bir ölümle son bulacak her şey bu dünyada…
Ortada bir yaşam ve karmaşa dolu yıllar, günler ve bazen hiç geçmeyen saatler hatta dakikalar kalır silinmeyen belleğimizde…
Ne kadar masum hissedebiliriz kendimizi?
Ne kadar çocuk, ne kadar suçsuz ve günahsız hissedebiliriz; içimize hiç beklemediğimiz bir an geldiğinde.
Ne kadar kaçabiliriz düşsel olmayan tüm gerçeklikten.
Sonunu düşünmeden ve bir anda neler olabileceğini göremeden.
Gem vurulmuş duygular, eksik kalan çok tarafımız ve düşünemeyen, durmuş bir beyin.
Ellerimizin titreyip beynimizin alev alev tutuştuğu bir dakika kazınıverir unutamayacaklarınızın arasına.
Varlıkla yokluk arasında geçen yıllar ve kimi zaman bir simit bile alamayacağımız bir cep.
Kimi suçlayabiliriz?
Varlıkta kime teşekkür ettik ki, yoklukta da sitem edelim?
En iyisi elini cebine koyup gitmek.
Geçmişte ve bugünde savaşların hüküm sürdüğü bir dünya.
Ve simit alamadığınız için paylaştığınız geçici bir yalnızlık.
Düşündünüz mü hiç?
Kaç çeşit yalnızlığınız oldu?
Sizin yalnızlığınızla bombalar altındaki Filistinli bir gencin yalnızlığı aynı sayılabildi mi hiç?
Yalnızlık şimdi biraz anlam kazandı galiba.
Neyi kaybettiğinizde ağlıyorsunuz?
Hayata ve aşka dair gerçekleştiremediğiniz her şeyin tek sorumlusu hep siz olursunuz.
Peki ya şu an bile bombaların yağdığı bir memlekette değişmeyen her şeyin sorumluları kim olacak?
Yediğiniz yemeği değiştirebiliyorsunuz aç olsanız da
Ve sadece beğenmediniz diye.
Peki, gerçek yalnızlığı yaşayan savaş içindeki insanlar acaba çamaşırlarını değiştirebiliyor mu?
Düşündünüz mü hiç?
İşte bunları düşününce salıverirsiniz aklınızın geri kalmıştaki tüm anılarını.
Bunları düşündükçe beyninize takılmıyor mu beyaz ama paslanmış bir çengel.
Takılmıyorsa yalnız kalmamışsınız hiç…

 

(bu yazım yayımlandıktan sonra kendimi edebiyatçı gibi hissettim. Üstadımın söylediğine göre derin imgeler oluşturmuşum...)

 

Çocukluk...

Bana çocuk ol dedi
Oldum.
Küstüm,
Kızdı.
Koştum,
Yetişemedi.
Çocukla
Çocuk
Olunmaz
Hayat
Öğretemedi.

 

KAL...

Yokluğunun canpazarındayım.
Ellerinin kilitli gözlerimin ise eskisi gibi olmadığı yerler.
Çatlamış sıvaların bıraktığı kuru izlerin yere düşmüş parçacıklarısın şimdi.
Ne Özdemir anlar ne Süreya bugün halimden.
En iyisi yine bir bardak…
Kavuşmalar sadece sen ve benden ibaretmiş…
Yalan.
Çöp bidonları çöpçülerin elinde şimdi.
Onlar da kavuştular.
Ve ben az önce attım elimdeki bardağı
Kırılmış camlarıyla
Sokaktaki çöp bidonuna.

 

AK DENİZ...

Dün akdenizle kokuştum
Seni aradım her damla AK denizde
Ufacık yaklaşıp mırıldandım.
Sordum, duydum, öldüm.


Ve akdeniz dile geldi.
Beklemek için sabır dedi.
Sabır yok artık Ak deniz dedim.
Söyledim, duydu, öldü.


Ben artık gidiyorum dedi Ak deniz
Soran olursa tam kuzeydeyim dedi.
Anlamadım önce.
Sonra.
Gittim, gördüm, öldüm.


Seni de almış yanına o deniz
Fırtınalar koparıvermişsin
Yağmurlar yağdırmışsın.
Tadı değişmiş artık denizin
Duydum yine olmayacakları yapmışsın.
Tuza şerbet katmışsın.


Ve deniz dedi ki :
Gittim.Gördüm.Öldüm.

 

İki Defa Yaşamak…

İki defa baş ağrısı çekmek,  baş ağrısı çektiğin anlarda başını koyabileceğin bir omuz bulabilmek…
Bir arkadaşımdı.
Çok sevdiğim. Halen sevdiğim.
Şimdi İstanbul’da Boğazı dinliyor ve izliyor muhtemelen.
Dersi yarıda bıraktı ve saçlarını çeke çeke koştu yanıma. “Başımın ağrısından kafamı koparmak istiyorum artık” diye haykırması boş fakültede çınladı. Çok açı çektiği gözlerinin dolmuşluğundan belliydi. Yatırdım omzuma ve öylece saçlarını çekmeye başladım. Bir yandan kızarken bir yandan şefkatle saçlarını çekiyor, bu baş ağrısının geçtiksen sonraki zamanı ise merakla bekliyordum. Öyle çok acı çekiyor ki ayaklarını göğsüne doğru çekiyor iki büklüm bir vaziyet alıyor ve fakültenin tahta ve kuru bankında resmen ağlamaya başlıyordu. Ona baş ağrılarının geçici olduğunu söyledim. Bu ağrılar geçicidir, kıymet anlatmaya çalışır sana dedim. Anlamak istemeyerek yine ayaklarını çekiyor göğsüne doğru. Belli ki acısı bir kat daha artıyor. Elimi alnına koyuyorum.  Ateşi de çıkmış bayağı... Elimi kadife ceketimin iç cebine atıyorum ve son bir mendilimin kaldığını görüyorum. Hemen bitişikteki lavabodan mendili ıslatıp alnına koyuyorum. Bir an bir soğukluk hissettiği belli ama sonra mendil de alnındaki ateşle aynı sıcaklığa ulaşıyor. İnatçı bir de;  doktora gitmek istemiyor. Önce basit bir baş ağrısıdır geçer diye düşünüyorum ama dakikalar geçtikçe anlıyorum ki basit bir baş ağrısı değil bu.
Üniversiteden eve gitmek yaklaşık kırk beş dakika. Ona da gözü kesmiyor. Ama tek çare bu. Ocak ayında karın çiselediği bir havada fakülteden durağa doğru çok ağır adımlarla gidiyoruz. Benzi solmuş, rengi sararmış. Tanımadığım bir hava…
Saate bakıyorum 21.45. Son otobüs geçti ve otobüsleri kaçırdık artık diye hayıflanırken; işte son körüklü de geliyor diye söylendim ona… Otobüs boş. Bu arada benim kollarım ve omzumda hissettirmediğim bir ağrı… Eve gitti gitmesine… Sabah olduğunda beni aradı.
-Baş ağrısı ve kıymet meselesi dedi.
Neler olduğunu anlamadım önce. Ama ertesi akşam baş ağrısı yokken yine omuzlarımda bir ağırlık. Ama omuzlarım ağrımıyor bu kez… Saçlarını okşuyorum ama kızmıyorum bu kez.
Ve şimdi elimi buradan İstanbul’a uzatıyorum. Boğazın akan suyuyla bir ilaç içiyor ve diyorum ki: Bu basit bir baş ağrısı değil.

 

Bir Varmış Hiç Yokmuş

Bu gün elindeki Türk sigarasını biraz daha fazla içine çekti…
Ve bana yine her zamanki gibi ayarında çattı.
Belliydi bir sıkıntısı olduğu aslında
Ne olduğunu bildiğim ama bilmediğim… Ya da bilmezlikten geldiğimi zorunlu olarak hissettiğim.
Ve hayatın sahnesinde yeni bir perdeyle yeni bir oyunculuğun başladığı anlar…
İçindeki sıkıntının ne olduğunu belli etmemek için elinde ovuşturduğu sigara paketinden tüm hırsını çıkartmak istedi bir an, ama fayda etmedi…
Masaya fırlattı ve;
Yine bana çatmaya başladı…

Eskilerden laf açıldı.
Yine birden unutuyordu nerden ne konuştuğunu. Kafası demek bir o kadar da karışık.
Yüzündeki küçük yarayı doktora göstermeden tıraş olmamak inadına artık kendisi de yenilmiş. Belli iki gün önce tıraş olduğu.
Belleğindeki geçmiş günleri unutamadığını dostların adını söyleyerek andı bir an.
Sonra yine bana çattı.
Marmara Caddesi’nde yürümeye başladık…
Hafif serpiştirmiş yağmurun bıraktığı rüzgârla uçan sonbahar yaprakları caddenin güzelliğine bir o kadar daha güzellik katsa da aymazlıktan geldik onları.

O an için,
Hayatın içinde pek çok karmaşa yaşadık.
Kavramlar verdiler, onları ezberledik.
Nereye gideceğimizi bilmediğimiz bir ölümle son bulacak her şey bu dünyada…
Belki bunu hiç düşünemedik o an.
Ve caddenin bir köşesinde kaldırımın sivri tarafında birkaç dakika öylece durduk…
Sessiz.
İçtiğimiz sigaralar bir anda baş ve orta parmaklarımızın arasından fırlayıp gitti.
Ve yağmurun bıraktığı su birikintisinde cızzzz! sesi yüreğimizden gelen sesi anlatıyordu sanki.
Ortada bir yaşam ve karmaşa dolu yıllar, günler ve bazen hiç geçmeyen saatler ve hatta dakikalar kaldı.
Yine yaşanmışlıkları yaşadık…
Helalleştik…
Döndü arkasını… Hiç bakmadı arkasına…
Ben dönüp baktığımda kafasının karmaşıklığını bir elini montunun cebinde bir elini pantolonunun cebinde olduğunu görünce anladım…Onu hiç böyle görmemiştim.
Ve dedim ki…
Sen de mi Koca Yusuf…

Anladım ki her zaman olmasa da çok zaman bir varmış hiç yokmuş…

 

Ya…Ya…

Beni içine alan küre;
Ya reddet beni ya idare.
Üstünde yaşadığım toprak;
Ya yeşert beni ya ele.
Seninle yaşadığım bu ataş;
Ya kül et beni ya paylaş.

 

Fıstıklı Yürüyüş

Yersiz kalan bir adamdım.
Evden çıkarken yanıma aldığım son fıstıkları atıştırırken yürümek
En zevkli işimdi sigara yasağından sonra.
Seni tanıdım.
Artık ne yürüyorum
Ne de
Fıstık yiyorum.

 

Sessizlik…

Yeni başlayan güne pencereden dokunmaktır sessizlik,
Eski eşyalara bakıp alındığı günü düşünmek,
O günlere dönmektir sessizlik.
En fazlası;
“Sensizliktir” sessizlik.

 

Edebiyat Ve Toplum Söyleşisine Başlamak...

(Sözlerine hayatım kadar değer verdiğim Enver Aysever'e)

Edebiyat ve Toplum adlı söyleşiyi Sevgili Enver Aysever'in de uzun süren çalışmaları sonrasında 20 Mayıs 2006 Salı günü İÜ Kongre ve Kültür Merkezi'nde gerçekleştirdik. Gerçekleşen dakikaya kadar bazı kısa notlar şöyle yansıdı...

Otel Faciası ..... 

Edebiyat ve Toplum Söyleşisi için ilk olarak 18:30 da MAŞTİ'den Erendiz ATASÜ Hanım'ı alacaktık. Her şey kötü başlamıştı aslında. Erendiz Hanım'ı almak için MAŞTİ'ye girdiğimizde İstanbul'dan bir telefon.Sevgili Enver Aysever... 

-Ersin;  Öner CİRAVOĞLU'nun koltuğu görünmemekte. 

-Ben yer ayırttım  hocam... Olur mu hiç öyle şey....Biraz müsade edin acentayı arayayım...

Tabi hemen bir telefon uçak acentasına. 

-Kardeşim ben Enver Aysever, Feridun Andaç ve Öner Ciravoğlu için yer ayırtmadım mı?

-Ayırttınız Hocam.. 

-Eeee.. İstanbul-Yeşilköy'de yok öyle bir isim... 

Adam tüccar ya.... Hemen probleme çözüm üretiyor. Verdiği çözüm örneği...

-Hocam o beyefendiyi sabah uçağına alsak olmaz mı?

İçimden geçen en küçük küfür bile adamın son 6 aylık yaşantısını içermekte....

-Kardeşim yarın program var. Kargo mu bu... Diyorum ama beynimdeki sinir katsayıları yaklaşık olarak bile hesaplanamaz nitelikte...

Her neyse bir uçuş numarası alıyorum. Zor bela... Ama bu sefer sevgili Öner Bey'in adını ve soyadını söylemek için yaklaşık 100 kontör harcıyorum. 

-Hocam isim neydi?

-Öner CİRAVOĞLU....

-Ömer Siyahoğlu?

-Yok kardeşim yok. Ömer değil... Öner...  Önermek eylemi var ya... O işte..

Kendinden emin ama aylak bir ses: 

--Haaa.Önder...

-Kardeşim yok Önder Değil. Özlem'in ö sü, Niğde'nin n si, Edeirne'nin e si, Rize'nin r si...

Tekrar kodladı ve isimde nihayet anlaştık...

Ama asıl sorun soyisimde....

-Hocam soyisim neydi?

Buyrun efendim zurnanın "ZIRT" dediği yer burası olsa gerek...

EA: Ciravoğlu?

Şirketteki Aylak Ses: Ciranoğlu,

EA: Yok kardeşim Ciravoğlu

ŞAS: Haa. Tamam hocam. Kirazoğlu

EA: Kardeşim ne kirazı... Cirav Cirav. Ciravoğlu.... Ve kodlama başlar...

Neyse Öner Bey'in soyismini verene dek ben de ruhumu teslim edecektim ama nihayet anlaştık ve oldu. 

 İstanbul'a verdiğim uçuş numaralarından sonra Sevgili Enver Aysever'in telefonu kapandı. Ve ben derin bir oh çekecekken maştideki hoperlor sesi ve yine o LÜTFEN DİKKKAAAATT diyen adam.......

Beydağı'nın Ankara'dan gelen arabası ve Erendiz Atasü aramızda... 

Yorgun olduğu her halinden belli.  Fakat belli etmiyor. İsmi lazım değil bir otelle anlaştık. Erendiz Hanım'ı lobiye aldık. Ama gelen haber şu... 

Akşam Yaşarı'ın konseri varmışmış... Yaşar'ın davulcuları tek kişilik oda olmazsa çıkmazmış.... Bak Allah'ın davulcusuna. Tabi başıboş o kadar kızımız var ki davulcuların fiyakası yerinde.....Kimi bıraksan davulcunun yanında...

Bize bir otel ayarladıklarını söylediler fakat gidilecek otelin nasıl olduğunu ben biliyorum(!). Erendiz Hanım'ı da alıp gidiyoruz YS oteli'ne. Erendiz Hanım'ın verdiği tek cevap: REZALET.... Ve  yine benim olmayan bir hatayı ben  içime sindirmeye çalışırken, yine bu oteli ayarlayan kişiye ettiğim en küçük küfür yine onun son 6 aylık yaşamını içermekte.... Erendiz Hanım'ı sessiz bir odaya almaya çalışıyoruz. Oda sessiz olsun diye arka taraftan istiyoruz.Camı bir açıyorum.... Karşımda eşsiz bir beton manzarası. Kırık dökük sıvalar ve el uzatınca karşına gelebilecek Frenkestain suratlı insanlar: 

içimden geçen tek ses.... Aman Tanrııııııııııımmmmmm.....

Erendiz Hanım'a havaalanına gidiyoruz diyeceğim ama diyemiyorum. Bir an bir boşluk bulup:

-Aaaa saatte gelmiş. Enver Hocalar gelecekti.... Hemen gitmemiz gerek diyip ayrılıyorum ve oteli ayarlayan kişiyi arıyorum... Cevap:

-  Hocam, odalarına meyve bile koydurttuk....

-Greyfurt suratlı adam seni. Meyve koydurttun da odaları sanki altın kaplamamı oldu. Ha...

-Tamam hocam. BO'e geçerler. 

-Ha şöyle.. SUİT ayarlayın .. Tamam mı? Diyip telefonu öyle bir kapatıyorum ki.....sormayın.

Neyse hava alanındayız. Enver Hocalar 1 saatte İstanbul'dan Malatya'ya geliyorlar biz 1,5 saatte zar zor havaalanına gidiyoruz. 5 dk. lık bir bekleyişten sonra aylardır beklediğim isim/isimler karşımda...

Onlara layık olamayacak bir iki demet çiçekle karşıladığımzda:

-Bizi devlet büyükleri gibi karşılıyosunuz ha... dediler... 

Oysa ki şu anda hangi devlet büyüğü bir tek gülü bile hakediyor? diyorum içimden fakat...........

              ......................................................

Zevkli bir yolculuk, Türkiye'ni geleceği, hoş bir sohbet ve Enver Aysever'in halen okuyamadığım kitabı...Muhteşem bir söyleşi... Ve ABC kitapevi'nin unutulmaz kitap siparişi... Ve uğurlama anı... Eksikler o kadar olmuş ki...Farkında değilim. Benim yaptığım ya da benimle alakası olan bir eksiklik olsa içime sindirip susacağım. Ama başkalarının yaptığı her şeyi içime sindirmek de o kadar kolay olmuyor tabi.....

Enver Hocaları uğurladık.... Ve hayatımda son zamanlarda çok fazla yer edinen bir cümle daha...

Siz gittiniz...Her şey yarıda kadı...

Ve... Bir an bin parça.... 

 

Mor

Moru seversin…
Her yer mor artık.
Ben de…

 

ol-mak

Dün bir kayık gördüm.
Bayağı kayık.
Sahibi de.
Seni sordum.
Denizde
Dedi.
Milyonlarca kumun içinde
Dedi.
Olsun.
İstanbul Senin Olsun,
Sen Benim…

 

Sonuç...

Tüm derslere hakim olan bir dünya
Ve bu dünyanın vazgeçilmez düşleri.
İnsan,ikilemlerin içindeyken, bir anda sarıverir sarı korkular.
Ve bedenlerinden çıkan ateşle,
Beyinlerinden çıkan ikilemleri karşılıklı savuşturur.
Durur.

 

Sanat Hakkında

Çok sözler söylenir, çok yazılar yazılır bu kelime hakkında. Bazen de insanı öyle bir hale getirir ki ; - Bu nedir yahu? diye sorduğunuz/sorguladığınız ve tekrar tekrar söyleyerek ne olduğunu anlamaya çalıştığınız bir kelime oluverir aslında. İsterseniz ünlü düşünürler neler söylemiş bu konu hakkında bir göz atalım…

Marks'a göre; yaratıcı eylem, insanın ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir aşamasıdır. Bu, toplumsal bir karakter taşır. Sanat, yaşamı insanileştiren bir olgudur. Araştırıcı, yaratıcı, çok yönlü tümel insana ulaşma çabası içinde sanatlar gelişebilir.

Hegel’e göre; Sanat, insan aklının ürünüdür. Kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmalıdır. Sanattaki güzellik doğadaki güzellikten üstündür.

B. Croce’ a sanat, sezginin ve anlatımın birliğidir. Bireysel ve teorik bir etkinliktir. Doğa, sanatçının yorumu ile güzel olabilir.

 Tanımları dikkatlice okuyup irdelersek eğer, hemen her tanımda bir etkileşim ve yaratıcılık olduğunu görürüz. Demek ki etkileşim ve yaratıcılık olmadan sanatın gerçekleşmesinin mümkün olamayacağı görünmekte.  Çünkü insanoğlu var olduğundan bu yana düşünmekte ve düşündüğünü bir şekilde gösterme arzusu içerisinde. Bir düşünün… İnsanoğlu nerden nereye geldi. Şu anda öyle teknolojik gelişmeler kat edildi ki bir düğmeye basarak binlerce insanın canına kıyabilirsiniz. Ve dolayısıyla şiddet, korku, heyecan vs… bu da işin bir başka boyutu. Bir de endüstri, sağlık, politika alanındaki gelişmeler insanoğlunu rahatlattığı kadar bir o kadar da huzursuzlaştırdı. İşte insanlar bunların yanında kendi etkileşimlerini ve kendi yarattıklarını insanların huzurunu bozmayacak bir şekilde sanat yoluyla yine insana sundu ve yeni etkileşimler yeni yaratımlar meydana geldi.  Sosyal ve psikolojik olarak meydana gelen sorunlar bu şekilde mercek altına alındı. Evrensel düşünce ile özgür eleştiriler yapıldı. İnsanlar yoğun seviyede paylaşıma ve tartışmaya başladı.

Ancak günümüzde sanat kelimesinin yanlış kullanımı söz konusu bence. Bir işi çok iyi ve güzel mi yapıyorsunuz? Tamam o zaman. Merak etmeyin sanatçısınız. Size sormak isterim bu şekilde bir sanatçılığı kabul edebilir misiniz? Popüler kültürün ve medyanın sanatçı diye hitap ettiği bazı kişiler gerçekten sanatçı mı? Düşünmek lazım… Ya da sanatçı kelimesini belli kalıplara mı oturtmak  lazım? Bu şekilde sınırlandırma getirmek de herhalde haddime değil. Neyse… Bu konu hakkında kitap yazılabilir aslında. Ama bu kadarla yetinmek daha iyi diye düşünüyorum. Bir Sanatçı Hocamın da dediği gibi:“Az her zaman çoktur…”

 

İşte tüm bu karmaşık yapıların, eylemlerin, sözlerin içinde kendime göre sanat nedir diye düşünüyorum. Ve aklıma ilk olarak şu konular geliyor. Demek ki etkileşim olacak, yaratıcılık olacak, sezgiler olacak, araştırıcılık olacak, çok yönlü olacak… Bunlar ilk olarak aklıma düşenler. Ve kendimce şöyle bir tanım yapıyorum: “Etkileşim ve değişim içinde bulunan insanın, zekâsı ile birlikte yeni düşüncelerini ortaya koyması ve bunları, kararlı ve tutarlı bir şekilde somut hale getirmesidir.”

Dilim döndüğünce çok geniş bir konuyu kısaca anlatmaya ve tanıtmamaya çalıştım. Eksiklerimiz veya hatamız olabilir bu yazımızda. Dilimiz sürçmüş ise affedin…

 

 

Edebiyat ve Toplum Üzerine Söyleşi'den Aklımda Kalanlar


Türk Edebiyatının usta İsimleri ile birlikte olma fırsatını yaşadım bu hafta içinde. Onlarla birlikte olmanın sevincini, mutluluğunu paylaşırken, edebiyat dünyasının bazı karanlık gerçeklerini görmekten bazen içim sıkıldı hatta ruhum daraldı. Bu konuyu birazdan daha da ayrıntılı açıklayacağım…
Çağdaş Türk Edebiyatının ünlü ve usta isimleri bu hafta üniversitede idi. Sevgili Enver Aysever, Erendiz Atasü, Öner Ciravoğlu ve Feridun Andaç. Bu isimlerle birlikte otururken aklıma hep “Yaşamdan Dakikalar” adlı program geliyordu. Otelin lobisinde oturuyoruz ve dört yazar uzun süreden sonra ilk kez görüşüyor. Sizler de tahmin edebilirsiniz aslında nelerin nasıl konuşulduğunu. Ben her şeyi onlar konuşurken dinliyordum. Her şeyi içime sindirmiştim. Fakat bir ara öyle bir sohbet geçti ki sonumuzu düşünmeden edemedim. Anlatayım sizlere de. Yazarlarımızdan birinin şöyle bir cümlesi geçti. “Basılan kitap sayısı artıyor fakat edebiyat geriye vuruyor” Öyle ki son günlerde popüler kültürün yarattığı bazı çelişkili kitaplar bir anda yok satıyor. Bir an gözlerimden ateş püskürdü… İşte o an Sevgili Aysever’in de dediği gibi “Bir An Bin Parça”...
Son zamanlarda yeni bir deneme kitabı göremiyorum. Bunun sonucunu da daha ben sormadan söylediler sevgili yarlarımız. Deneme kitapları yoğun bir satış olmayacağı düşüncesi ile basılmıyormuş (!) Yayın evleri denenme getiren yazarların kitaplarını okumuyormuş bile. Ticari kaygı taşıyan Çağdaş Türk Edebiyatı nereye gidiyor ey aydın insanlar (!) diye haykırmak istiyorum.
Konu, söyleşide dönüp gelip Elif Şafak ve Orhan Pamuk’a dokunuyor. Evet; işte benim beklediğim an... Türk milletine ve Türk Ordusuna sözler söyleme cüretini gösteren O.Pamuk bir yanda, insanların duygularıyla oynayarak kitap satma peşinde olan Elif Şafak bir yanda. Ve Aysever tam karşımda. Sevgili E. Aysever söyleşide tansiyonu pek yüksek bir konuşma yaptı aslında. Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” ile “Araf” adlı romanlarından oldukça bahsetmesi Elif Şafak’ın kitap satışını artırsa da postmodernist yaklaşımın örnek kitaplarından olan(!) “Kar” kitabını hiç beğenmediğini söyleyerek benim de içimi rahatlattı. Her şey bir yana Elif Şafak’ın kitaplarından bazılarını İngilizce yazdığını biliyor muydunuz? Türk edebiyatına Türk tarafından İngilizce kitap? Peki neden? Ana dilini net kullanmayan bu yazarımıza ne denile bilir ki? Türkçe yazarken anlatabildiği(!) her şeyi İngilizce olarak anlatabilecek mi bilmiyorum tabi…
Her neyse... Edebiyatın gidişi genel görünüm itibari ile pek de iyi değil. Bunun düzelmesi de benim gördüğüm ve tahmin ettiğim kadarı ile 20–30 sene kadar zaman alacak. Çağdaş edebiyatın çağdaş şekilde kavranması her şeyi çözecektir diye düşünüyorum. (Ümit ediyorum.)

 

TİYATRODA MİZAH ANLAYIŞI
Öncelikle şu konuda anlaşmak gerekir. Mizah bir tür müdür, değil midir? Uzunca araştırın, bakın inceleyin ve göreceksiniz ki mizah bir tür değildir. Hatta bu konuda usta yazar Rıfat Ilgaz şöyle der: Mizah diye bir yazı türü yoktur. Yazı türü romandır, öyküdür, köşe yazılarıdır, anılardır. Mektup bile bir yazı türüdür de, mizah bir yazı türü değildir. Tür olsaydı tekniği olurdu.
Öyleyse Tiyatroda da mizah bir tür değildir. Ancak mizahi bir anlayış, mizahi bir yaklaşım kabul görür. Bu mizah anlayışını da çok ileri götürerek küfür ve saçma sapan sözleri kullanarak çirkin görüntüler yaratmak çoğu zaman seyircinin rahatsızlığı ile sonuçlanabilir.
Son yıllarda tiyatrodaki mizahi anlayışın sahnede söylenmesi hoş olmayan küfürlerle çok fazla beslendiğini kabul etmek gerekir. Ben bu konuda şöyle düşünüyorum: Mizah insanları güldürmekle kalırsa yine pek bir işe yaramış sayılmaz ve amacına ulaşmaz. İnsanlara beyin jimnastiği yaptıracak ve insanlara bir şeyleri dolantılarla anlatmaya çalışacak olan mizah her zaman çıktığı sahnede kabul görür. Sahnede küfür etmeye karşı değilim tabi ki. Ancak sahnede iken insanların günlük yaşamında bile kullanmadığı küfürleri telaffuz ederek, insanları güldürmeye çalışmak da pek hoş olmasa gerek.
Anlatmak istediğim mizahi anlayıştan birkaç tane örnek vermek isterim. Tuncer Cücenoğlu’nun “Boyacı” adlı eseri. Bu eser bir doktor muayenehanesini boyamak için oraya giden bir boyacı ile eşinin başından geçen olayları anlatıyor. Doktor beş günlüğüne muayenehanesinden ayrılınca ev kirasını boyacı sizce nasıl ödeyecek? Tabi ki boyacı doktor olacak karısı da sekreter. Ve olaylar birbiri arkasına dizilince karmaşıklığı göreceksiniz. Sadece karmaşıklıkların etrafında dönmeyen oyun Türk Halkına da çok önemli mesajlar veriyor. Bunu okuyunca göreceksiniz. Bir başka örnek Çehov’un en bilinen oyunlarından biri olan “Ayı”. Ev ipoteğini ödemek için kendisine borcu olan insanları sırayla ziyaret eden bir adamın eğlendirici öyküsü. Tüm çabalarına karşın kimse ona borcunu ödemeye yanaşmaz. Borçlu olan taze dul kadın da borcunu ödemeyeceğini söyleyince olay iyice karmaşık bir hal alır. Okuyunca çok zevk alacaksınız. Son bir örnek ise Turgut Özakman’ın "Ah Şu Gençler" eseri. Gençlerin anlatmak istediği her şeyi ayrı ayrı karakterlerle ve edebi olarak öyle iyi işlemiş ki büyük yazar, okuyunca aynanın karşısına geçip kendi kendinize replikleri sıralamaya dahi başlayabilirsiniz.
İşte mizahi anlayışın sevilen bazı örnekleri. İçinde bulunduğumuz durumda gülmeye ve düşünmeye gerçekten çok ihtiyacımız var. Ancak tiyatro sahnesinin belli başlı kuralları olduğunu, seyircilere karşı bazı yükümlülüklerimiz olduğunu hatırlamamız gerekli ve bu doğrultuda çalışmamız gerekli diye düşünüyorum. Bunları yaptığımız takdirde zaten seyirci her oyundan zevk alacaktır. Oyunda mizahi unsurlar bulunsa da bulunmasa da biz seyirciye sahnedeyken birer kitap okuttuğumuzu unutmamalıyız. Ve dolaylı olarak şunu düşünmemiz gerekir. Bizim okuduğumuz her kitap bize bir şeyler katmaktaysa okuttuğumuz kitapların da (sahnede oyun sunarken) seyircilerin tüm yaşamlarında izler bırakacak türde/konuda olmasına dikkat çekmeliyiz. İşte bu sayede seyircinin oyuna/oyunlara bakış açısı belirecektir. O zaman daha rahat bir şekilde ve kaygısızca. seyircilerimizin yaşantılarına bir şeyler katabildik diyebiliriz.
Edebiyatta mizahın bir tür olmadığını Rıfat Ilgaz’ın bir cümlesiyle anlatmaya çalışmış ve birkaç örnekle tiyatrodaki mizah anlayışının nasıl daha iyi olabileceğini ve mizahın amacına nasıl daha iyi ulaşabileceğini düşününce bunlar benim aklıma ilk gelenlerdi. Bu yazıyı şimdiye kadar izlediğim ve okuduğum eserlerden harmanlayarak yazdığımı hatırlatmak isterim.

 

SHAKESPEARE HAKKINDA

Kimimiz ismini duymuşuzdur, kimimiz okumadık kitabını bırakmamışızdır, kimimiz, oyunlarından beyaz perdeye dökülen unutulmaz kareleri hayat sahnesinde paylaşmışızdır.

Çoğu zaman Türk gençlerine bu dahi insandan dolayı kızmışlardır. “Shakspeare gibi ecnebi bir yazarı tanıyorsunuz da bizim Türk yazarlarımızı tanımıyorsunuz, yazdıklarını bile okumuyorsunuz” diye. Oysa ki Türk Gençleri, yüzyıllar geçse de ne Türk yazarları unuttu, ne de  Shakspeare gibi bir dahiyi.

Dahi deyince kızacak gibi olanlarınız vardır. Oysa Shakespeare, BBC'nin yaptığı bin yılın dahileri” oylamasında, Winston Churchill, Isaac Newton gibi dahileri geride bıraktı. Bizde yukarıda bahsettiğim kısır döngüler meydana gelip; aydınlar birbirleri ile çatışırken başka ülkelerin çok yüksek tirajlı gazeteleri Shakespeare için “Sorusu olan var mı?” gibi çok iddialı başlıklar atabiliyorlar. Ve tartışma konusu yaratılmıyor. Çünkü anketten de anlaşılacağı gibi gerçek ortada. Ve bu gerçeği bir tesadüf yaratmamakta. Bu başarı ve gerçekçiliğin arkasında yatan bazı sebepler vardır. Öyle ki, Shakespeare’in eserlerini okurken genel anlamda bir evrensellik göze çarpmakta. Tüm insanların kendi benliğinde yatan bazı gerçekçi sorunlardan da devamlı olarak her eserinde bahsetmesi ayrı bir konu. Bayağı kıskançlıklar ve çekişmelerin anlatılması, tutkunun,  mantığın ve aklın önüne geçmesi gibi konular yazarın tüm eserlerinde ince ince işlenmiş. İşte tüm bunlar eskimeyecek, yıpratılamayacak ve üzerine bahaneler bulunamayacak konular. Bu yüzden de Shakespeare günümüzde de unutulmamıştır ve yerini korumaktadır.

Kesin sayısı bilinmemekle birlikte 38 adet temel eseri olan yazar her türde eser vermiş. Komedi, trajedi, tarih gibi konularda pekçe eser yazmış ve halen tazeliğini sürdürmekte. Oysa ki bizim güncel diye tabir ettiğimiz konular, yakın zamanda yaşanmış veya o günlerde meydana gelmiş olaylardan ibaret kalmakta. Bana göre bu tip olaylardan yazılmış hikayeler, romanlar, tiyatro eselerleri, güncel olayları değil, gündemi anlatmakta. İşte Shakespeare, eserlerinde bu özellikleri öyle iyi düşünmüş ve geleceğe de öyle iyi ışık tutmuş ki; eserlerinin her birinde yukarıda da bahsettiğim konuları tek tek ve unutulmayacak bir üslupla işlemiş.  Bu özellikleri de O’nu unutulmaz bir yazar ve dahi kılmış.

Bu kadar bahsettiğimiz yazarın eserlerinden bazılarını okumak isteyenler varsa onlara ilk olarak şunları tavsiye ederim. Göreceksiniz ki o dönemde yazılan olayların hepsi bu gün de meydana gelebilir nitelikte ve güncel olarak nitelendirilebilecek bir durumda. Okuyunca benim anlattıklarıma hak verirsiniz diye düşünüyorum. 

      Shakespeare'in eserleri (oyunları) arasında en çok sahnelenen “Romeo ile Juliet”tir. İtalya'nın Verona kentinde yaşayan birbirlerine düşman iki aile (Monteque ve Coupulet) çocukları olan Romeo ile Juliet'in, aileleri arasındaki nefret yüzünden son bulan aşkları anlatılır. Beyaz perdeye de yansımıştır.

     “Bir Yaz Gecesi Rüyası” adlı oyun bir büyü ve yanlışlıklar komedisidir. Atina tarafında bir yerde yollarını şaşıran dört sevgilinin, Oberon ile hizmetkarının büyüsüne kapılmasıyla başlar. Kentten gelen işçilerin olaylara girmesiyle yanlış anlaşılmalarla gelişir ve bir komediye karışır. Okuyunca sonunun gelmesini merakla bekleyeceksiniz.

     “Venedik Taciri” komedi olmasına karşın çok ciddi konular içerir ve mesajlar verir. Oyundaki kötü adam tefeci Shylock, borç aldığı parayı ödeyemeyen tüccar Antonio'dan, kendi vücudundan kesilecek yarım kilogram et ister. Shylock o kadar aç gözlüdür ki bu iş için bıçağını biler. Fakat zeki ve genç avukat, Antonio’yu kurtarır.

     “Kral Lear”  ise, Shakespeare oyunlarının en ürkütücüsü, en korkuncu ama en önemli eserlerinden biridir. Okuduğunuzda bir kral bu kadar üzülebilir mi acaba diye çok düşüneceksiniz.

 

Türk Edebiyatının bu zengin kişiliğini nasıl anlatacağım bilmiyorum aslında. Kurtuluş savaşının bir aynası olarak gördüğüm Sayın Adıvar aynı zamanda aydınlığın da simgesidir. İstanbul’da doğan yazarın doğum tarihi kaynaklara göre de çelişmekte ama çoğu kaynaklar 1884 olarak belirtmekte. Babasının isteği, O’nun İngiliz kültürüyle yetişmesini sağlamaktı ve O’nun öğrenim hayatını da buna göre belirledi. Üsküdar Amerikan Kız Koleji’ne yazdırdı. Burada Doğu Edebiyatının mistik kokusunu iyice öğrendi ve inceledi. Ve yine Rıza Tevfik’ten Fransızca dersleri aldı. Amerikan Kız Koleji’ni 1901’de bitirdikten sonra gazetelerde yazmaya başladı. O dönemde pek yazılıp konuşulmayan konularda yazınca ve bu konulardan biri de “kadın hakları” olunca gericilerin tepkisini çekti ve 31 Mart Ayaklanması’yla ülkesini terk etmek (kaçmak) zorunda kaldı. Mısır’a kaçtı. 1909’da ülkeye tekrar dönmesiyle birlikte öğretmenlik ve müfettişlik yapmaya karar verdi. Balkan Savaşı yıllarına rastlayan o dönemlerde hemşirelik yaptı. Bu görevi ile İstanbul’u gezme ve tanıma fırsatı oldu. 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda yaptığı “İzmir’in İşgali” konulu konuşmasıyla dikkatleri çok çeken Halide Edip; Anadolu’nun Kurtuluş Savaşı Sırasındaki buhranlı günlerinde İstanbul’dan kaçarak cepheye/cephelere gitti. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrıldı. 1939'a kadar dış ülkelerde yaşadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika'ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan'a çağrıldı. 1939'da İstanbul'a dönen Adıvar 1940'ta İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950'de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954'te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964'te ölmüştür.

 

Kısa hayat hikâyesi böyle unutulmayan/unutulmayacak yazarımızın. Hayatıyla olduğu gibi eserleriyle de Türk Edebiyatına damgasını vurmuştur Halide Edip. Eserleri hakkında kısa bilgiler vereyim isterseniz. Genel olarak bir değerlendirme yapacak olursak Halide Edip’in eserlerinde genel bir kadın imgesi göze çarpar. Geleneksellikten kurtardığı Türk kadını, Halide Edip’in eserlerinde yeni bir boyut kazanmıştır. (Çünkü bu imge –kadın- toplumda birbirine karşıt olarak algılanan değerleri uzlaştırdığı için önemliydi.) Osmanlı’nın tutucu yapısı ve İslam’ın getirdikleriyle basit bir şekilde yetişmiş cahil kadın tipi o dönem eserlerinde kemikleşmiş ve topluma yerleşmiştir. Bir diğer kadın tipi ise Batılılaşmış, köklerinden kopmuş, kendini ve değerlerini yitirip şaşırmış kadın tipidir. İşte Halide Edip hem Batılılaşmış, hem namuslu, hem değerlerini yitirmemiş, hem de işlerinde ve hayatında titiz bir kadın tipini ortaya koymuş ve kadın imgesine yeni bir boyut getirmiştir.

 

Seviye Talip (1910), Handan (1912) ve Son Eseri (1913) Halide Edip’in ilk romanlarıdır ve aşk öyküleri anlatan yapıtlardır. Eserlerinde kahramanlarını yakıp kavuran bir sevgiyi/aşkı anlatmak için karakterlerinin iç dünyasına yönelir ve sevginin bir tutsaklığa dönüşmesini sağlar. H.Edip’in asıl amacı kadın kahramanların kişiliklerini erkeklerin gözüyle değerlendirmektir. Bundan dolayıdır ki romanlarının anlatıcısı olarak bu kadınlara âşık erkekleri seçer ve yoğun geçen bir aşk öyküsünü onların (kahramanların) anı defterlerinden ya da mektuplarından anlatır. Erkek (bazen kadın) evli olduğu için, kaçınılması olanaksız bir iç çatışma yaşar. Ve genellikle eserlerin sonunda ölümler vardır. Adıvar'ın, biraz kendi olduğunu iddia edilen bu kadın kahramanları, yazarın o dönemde ideal saydığı Türk kadınını temsil ederler. Eserlerindeki kahramanlar/karakterler her şeyden önce güçlü kişilikleri olan, haklarını savunan, Batı terbiyesi almış, ama Batılılaşmayı giyim kuşamda aramayan, yaptığı işlerde ve fikirlerinde Batıyı yaşayan, resim ya da müzik gibi bir sanat alanında yetenek sahibi, yabancı dil bilir, kültürlü ve çekici kadınlardır.

Adıvar çeşitli alanlarda etkinlik göstermiş, siyasal ve toplumsal konularda da hem Türkçe, hem İngilizce kitaplar yazmış, İngilizceden Türkçeye çeviriler yapmıştır. Zamanının dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. Yapıtlarından kimileri İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiştir.

YAPITLAR: Heyula, 1909; Raik'in Annesi, 1909; Seviye Talip, 1910; Handan, 1912; Yeni Turan, 1912; Son Eseri, 1913; Mev'ud Hüküm, 1918; Ateşten Gömlek, 1923; Vurun Kahpeye, 1923; Kalb Ağrısı, 1924; Zeyno'nun Oğlu, 1928; Sinekli Bakkal, 1936; Yolpalas Cinayeti, 1937; Tatarcık, 1939; Sonsuz Panayır, 1946; Döner Ayna, 1954; Akile Hanım Sokağı, 1958; Kerim Ustanın Oğlu, 1958; Sevda Sokağı Komedyası, 1959; Çaresaz, 1961; Hayat Parçaları, 1963; Öykü: Harap Mabetler, 1911; Dağa Çıkan Kurt, 1922; Kubbede Kalan Hoş Seda, (ö.s) 1974; Oyun: Kenan Çobanları, 1916; Maske ve Ruh, 1945; Anı: Türkün Ateşle İmtihanı, 1962; Mor Salkımlı Ev, 1963; Diğer Yapıtlar: Talim ve Terbiye, 1911; Turkey Faces West, 1930; Conflict of East and West in Turkey, 1935; Inside India, 1937; Türkiye'de Şark-Garp ve Amerikan Tesisleri, 1955; İngiliz Edebiyat Tarihi, 3 cilt, 1940-1949; Doktor Abdülhak Adnan Adıvar, 1956.

Kaynaklar:      Yeni Türk Edebiyatı–3 Ders Notları- Prof. Dr. Songül TAŞ-( İÜ Eğitim Fakültesi-Türkçe Eğitimi Bölümü)

http://www.kultur.gov.tr